English
40th Year in Sirkeci, 20th year of Hospitality
Gorsel


Tarihi Yarımada

Kendilerine yeri, suyu, toprağı iyi bir memleket arayan Megaralılar, MÖ.658 yıllarında Yunanistan'ın Korent kanalı dolaylarından kurtulmak, daha verimli topraklarda yaşamak için kendilerine yeni bir yurt ararlarken Delf Tapınağı'nın kâhini, Megara Kralı Vizas'a "Körler ülkesinin karşısındaki yerler size yurt olacak. Orada oğullarınız gürbüz, siz sıhhatli olacaksınız." kehanetinde bulunur.

MÖ.650 yılında Sarayburnu'na gelip de etrafına bakınca buranın güzelliğine şaşan Kral Vizar, Kalkedonyalıların bu kadar güzel, bu kadar yaşamaya elverişli yeri göremeyip boş bıraktıklarına göre kör olması gerektiğini düşünür ve kâhinin dediği, körler ülkesinin karşısındaki yer burasıdır diye Sarayburnu'nda konaklar. MÖ.608'le 600 yılları arasında Sarayburnu'nda kendi adını verdiği "Bizans" şehrini kurar.

Bizans devrinde buraya "Aziz Demetrios" burnu denirdi; batıdaki Sirkeci kesimi bugünkünden farklı olarak bir koy görünüşünde olduğu için Sarayburnu daha belirli bir çıkıntı meydana getirirdi. Haliç'i boylayan surlar burada Marmara Denizi kıyısındaki surlarla birleşirdi. 1871'de demiryolu yapılırken yıkılan surların kalan parçaları bugün Sarayburnu güneyinde başlar. Sirkeci koyu sonradan dolmuştur.

Sirkeci İskelesi ve Gülhane Parkı

Bugünkü Sirkeci istasyonunun bulunduğu yerde, Bizans döneminde, Prosforiyanos limanı bulunurdu. Limanın çevresinde hububat ambarları, sığır ve koyun mandırası da vardı. Sirkeci iskelesinin bulunduğu yerde ise Porta Veteris Rektoris kapısı bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu muhteşem istasyon Avrupa'dan gelişi dört gözle beklenen "Şark Ekspresi" için yapılmıştır. Adı hep "egzotik" ve "romantik" sözcükleriyle betimlenen Şark Ekspresi, İstanbul'u casus diplomatların ve silah satıcılarının kaynaştığı tehlikeli bir şer olarak gören oryantalist bakışla değerlendirilirdi.

Gülhane Parkı'nın yapılma amacı gün boyu küçük daireler içinde çalışan esnaf ve memurların yorgunluklarını atabilecekleri, hoş vakit geçirebilecekleri bir yer ihtiyacından doğmuştur. Gülhane Hattı Hümayun'u olarak adlandırılan Tanzimat Fermanı burada okunmuştur. Gülhane Parkı, Topkapı Sarayı'nın bahçesi olup eskiden sadece bir korudan ibaretti. 1912 yılında park haline getirilerek halka açıldı. Önceleri içerisinde dinlenme erleri, gazinolar, kahveler barındıran parka daha sonra küçük bir hayvanat bahçesi kuruldu. Atatürk'ün Türkiye'de ilk dikilen heykeli burada bulunmaktadır. Heykel, Avusturalyalı Kripel tarafından yapılmış ve şu an bulunduğu yere 1926 yılında dikilmiştir.

Topkapı Sarayı

İstanbul fethinden kısa bir süre sonra, Fatih Sultan Mehmet asli oturma mekânı olarak Topkapı Sarayı'nı inşa ettirir. Topkapı Sarayı'nın, başka Osmanlı saraylarından en önemli farkı, tek bir binada olmayıp Türklerin göçebe ruhuna cevap veren bir yapıda büyük avlular ve köşkler biçiminde tasarlanmasıdır.

Topkapı Sarayı: Harem

Harem sözcüğü Arapça "hrm" (yasaklama) kökünden türetilmiştir ve sözcük anlamı olarak kutsal bir alanı tanımlasa da kullanım olarak; giriş ve çıkışın denetimli olarak yapıldığı, belirli kişilerin veya belli tür davranışların bulunmasının yasak olduğu bir yeri anlatır. Topkapı Sarayı'nın harem dairesi "Araba Kapısı" denen yerde bulunmakta, kapının adı ise saray kadınlarının bu kapıda arabadan inmelerinden gelmektedir. Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de "selâmlık" denir. Doğu medeniyetlerinde "hane" olarak yorumlanan harem, Batı medeniyetlerinde kadınların yaşadığı ve erkeklerin sahibi olduğu bir zevk ve sefa mekânı olarak dogma niteliği kazanmıştır.

Harem kadınları Osmanlı'nın en ücra köşelerinden ve yabancı ülkelerden getirilen kölelerdi. Rekabetin hüküm sürdüğü Harem kadınlarının düşlerini, sultanın gözdesi olmak için en iyi eğitime sahip olmak ve ona bir oğlan çocuğu vermek süslerdi.

İstanbul Üniversitesi – Eski Saray

Buraya "Eski Saray" denmesinin sebebi Topkapı Sarayı yapıldıktan sonra buranın eskimesidir. Tahtadan yapılmış olan saray, 1540 yılında çıkan bir yangınla baştanbaşa yandı. Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan'a yeniden yaptırtsa da 1715 yılında çıkan bir yangın, sarayı kısmen yaktı. 1725'te çıkan başka bir yangın ise Baltacılar dairesini yaktı. İbrahim Paşa yanan kısımları yaptırırken bir de hamam ekledi. Sultan Süleyman saraya üç kapı yaptırdı: Divan Kapısı, Beyazıt Kapısı ve Süleymaniye Kapısı.

Beyazıt Meydanı, bugün olduğu gibi Bizans zamanında da şehrin en geniş meydanıydı. Şimdiki yangın kulesinin yerinde de Bizans zamanında birinci Teodos sütunu bulunmaktaydı. Birinci Selim zamanına kadar muhafaza edilmiş, ancak bir fırtına esnasında yıkılmıştır. Bizans zamanında Beyazıt Meydanında birleşen yollar, buradan Şehzadebaşı'na, Kuruçeşme'ye, Aksaray'a ve Edirnekapısı'na uzardı.

Eski Saray'ın önemli özelliklerinden biri de valide sultanlar, sultanlar, cariyeler buraya verilmesidir. 1825'te çıkan bir yangın da sarayın bu zamanına denk gelmektedir. Yeniçerilerin zar zor söndürdüğü yangından sonra sarayda bulunan tüm 'hatunlar' Topkapı Sarayı'na götürülmüşler, eski saray da "Sarasker Paşa Kapısı" adı ile askeriyeye verilmiştir. Günümüzdeki bina 1870'de yapılmıştır. 1920'de Harbiye Nezareti, sonra darülfünun bugün ise üniversite olmuştur.

Ayasofya

325 yılında Büyük Konstantin tarafından uzun bir Bazilika şeklinde yaptırılan kilise, 404 yılında çıkan bir yangınla ilk şeklini yitirmiştir. Ayasofya ikinci yangınını Arkadyus zamanında bir isyan çıkan bir yangın sonucu yaşamıştır. On bir yıl sonra tekrar İkinci Teodos tarafından yaptırılan kiliseyi ne tesadüftür ki gene bir ihtilalin çıkardığı yangın harap etti. 532 yılında Jüstinyen aleyhine yapılan meşhur Nika ayaklanması da Ayasofya'yı yakmakla kalmamış, büyük saray ve sarayların hamamlarını da harap etmişti. Jüstinyen'i deviren bu ihtilalin ardından imparator, Ayasofya'nın temellerini tekrar atmıştı. "Hz. Âdem'den beri görülmemiş ve görülmeyecek bir kilise yapacaktı." yazar tarih kitapları. Rivayete göre üçüncü yapıldığında Rodos'tan getirilen tuğlaların üzerine "Hüda yaptırdı, Hüda muhafızıdır." yazılmıştır.

Ayasofya Kilisesi İstanbul'un fethinden üç gün sonra camiye çevrilmiştir.

Büyük Yangın (Hocapaşa Yangını)

Tarihi yarımadanın bugünkü hali bile uygulanmak istenen ızgara sistemlerine tam oturmamıştır. Bunun sebebi Osmanlı İmparatorluğu Döneminde her hanenin kendi ev bölgesini kendinin belirlemesinden kaynaklanıyor. Devletin yerleşim politikasına karışmaması sonucunda her hane kendi alanını bir çit çekerek belirliyor. Bunun sonucunda da "inişli çıkışlı, dar, çarpık dehlizler" oluşuyor. Bu çarpık yerleşmenin sonucunda yeni yapılacak binalar için gerekli malzemenin sokaklara girememesi yeni yapılan evlerinin de ahşaptan yapılmasını zorunlu kılıyor. Bir yangın çıktığında ise, itfaiye arabasının sokaklara girmesi imkânsızlaşıyor. Yarımada ahalisinin en büyük korkusu ve baş düşmanı da "yangın" oluyor. Tanzimat döneminde, Avrupa'daki modernizm hareketinin yansıması olarak şehir planlamasına yenilik getirilmek isteniyor. Şehrin bulvarlara, arterlere, geniş yollara ve iletişim şebekesine ihtiyacı olduğu göze çarpıyor.

Hausmann Paris'i arterlerinden esinlenilmesi muhafazakâr bakış açısıyla "riyakâr ve milliyetsiz Tanzimat ruhu"na bağlandı. Hausmann'ın "Anıtlar diğer yapılardan soyutlandıklarında ihtişam kazanırlar." lafından yola çıkarak, Ayasofya Camii ve Süleymaniye Külliyesi'ne bitişik ahşap evlerin yıkılması kararı alındı.

Eminönü'nün batısında Hocapaşa semtinde başlayan yangın, kısa zamanda doğudan esen rüzgârın etkisiyle birkaç yöne yayıldı. Güneyde Marmara Denizi, kuzeyde Haliç, batıda Bayezid Külliyesi ve doğuda Ayasofya ve Sultanahmet ekseni içindeki çok geniş bir alan otuz iki saat içinde yerle bir oldu. Sorun, bahsettiğimiz iki konu çerçevesinde özetleniyordu: yapı malzemeleri ve sokak dokusunun durumu. 1865 yılında gerçekleşen Hocapaşa Yangınının "İstanbul'a felaketten ziyade saadet getirmiştir" cümlesi bu sorunların çözümlenmesi açısından doğruluk kazanmaktadır.

Kapalıçarşı

Her zaman sürprizlerle dolu olan Kapalıçarşı bütün şehrin ticaret merkeziydi. Zamanın her sınıf sanatkârı burada toplanırdı. Kapalıçarşı'da bulunmayan satılmayan hiçbir şey yoktur. Bugün Avrupa müzelerinden bulunan birçok kıymetli eşyanın Kapalıçarşı'dan çıktığı bilinmektedir. Çarşının bedesten kısmı Fatih tarafından tahtadan yapılmıştır, Büyükçarşı da Kanuni zamanında gene tahtadan yapılmıştır. 1701'de harap olan çarşı bundan sonra taştan yapımlaşa başlandı. 1884 yılındaki büyük zelzelede çarşının büyük kısmı yıkıldı. 1898 yılında ancak yeniden yapılabildi. Çarşı birçok yangında yanmış, yeniden tamir görmüştür. Hatta 1749'da çıkan yangında (aynı gece Üsküdar ve Bahçekapısı'nda da yangın çıkmıştır.) bırakın yansın, yenisini yaparız ilan edilmiştir.

Tanzimat döneminde Kapalıçarşı şehrin belli başlı gezme yeri olmuştur. Çarşıda gezme, o zamanın tabiri ile bir nevi lüks gezinti yeriydi. 'Tanzimat ruhu' ile çarşı piyasa yeri olmuştur. Beyler vişneçürüğü fes giyer, mavi gözlük takar, kaytan bıyıklar ceviz çürüğü ile yapılmış pomatlarla sıvazlanır, beyaz yelek, pembe veya camgöbeği kravat, siyah ceket, ayakta satrançlı çoraplar, limonküfü sivri burunlu iskarpinler giyerken; kadınlar siyah veya mavi, üzerleri kendi renginde dallarla, çiçeklerle süslenmiş uzun ipek çarşaflar giyer, renk renk şemsiyeler taşırlardı.

Mısır Çarşısı

Kapalıçarşı'ya göre gezilmesi çok daha rahat olan Mısırçarşısı Yeni Camii müştemilatındandır. Çevresindeki sokaklar, "inişli çıkışlı, dar, çarpık dehlizler" olarak tanımlanıyor, bu durumun itfaiye araçlarının girmesini, sokak sakinlerinin kurtarılmasını zorlaştırdığı vurgulanıyordu. Arabistan ve Hindistan'dan gelen en nadide baharat burada satılırdı. Kulübelerde çeşit çeşit macunlar yapan lokman hekimler yaşardı. 'Kibar kadın'ların uğrak mekânı olmasının sebebi ise, güzel kokuların burada satılmasındandı.

Nuruosmaniye Camii

Birinci Mahmud zamanında yapılmaya başlanan cami, kardeşi Üçüncü Osman zamanında bitmiştir. Buradaki toprak ve evler istimlâk edilmiş, sahiplerine parası verilmiştir. Ancak burada bir ihtiyar kadının mescidi varmış. Rivayete göre, kadın satmak istememiş. Ancak birinci Mahmud, bu mescidin camiin şeklini bozacağını söylemiş. Gene de yaptırmış camii. Bunun üzerine ihtiyar kadın kadı Beşir'e gidip, şikâyet etmiş. Fakat camiin mescidinin yanında yükseldiğini gören kadın: "Benim eserim bunun yanında hiçtir..." diyerek inadından vazgeçmiştir.

Yeni Cami

Kösem Sultan'ın isteği üzerine Yeni Camiin yapılması kararı alınmıştır. Ancak bu bölgede ağırlıklı olarak Musevi aileleri oturmaktaydı. Cami yapılırken sinagog ile kiliselerin yıktırılması, daha birçok evin kaldırılması gerekmekteydi. Buradaki Yahudi mahallesine "Yudeca" adı veriliyordu. Yeni Camii kurulduktan sonra buradan kaldırılan Yahudiler, Hasköy'e gönderilmişlerdir.

Kaynakça:

  • Çelik, Zeynep, "Değişen İstanbul", İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Tarih Vakfı Yayını, İkinci Basım, 1998
  • Banoğlu, Niyazi Ahmet, "Tarihi ve Efsaneleriyle İstanbul Semtleri", Selis Kitaplar, 2007
  • Görsel Gezi Rehberi: İstanbul, Dost Yayınevi, Üçüncü Baskı, 2006

English